Sunuş

ODTÜMİST bizim örgütümüz

Murat Efe Gönenç (ARCH'03)

Maraton

Burs için koşuyoruz!

Maraton

50'den sonra tekrar...

Sedat Taşkeser (IE'87)

Güncel

Kavaklık Direnişi

Haluk Ağabeyoğlu (ECON’83)

Güncel

5,8 Silivri Depremi

Prof. Dr. Haluk Sucuoğlu

Anma

Taylan Özgür'ün katledilişinin 50. yılı

Tuncay Çelen (67-71 dönemleri ODTÜ MM öğrencisi)

Bir ODTÜ'lü

Dr. Ümit Özkan: "Kolayı değil, zoru seçin..."

Özay Yaşar (SOC'80), Yasemin Civelekoğlu (CHE'78)

Yorum

Diplomalar, Mezunlar ve Mezun Bilgileri

Nezih Yaşar (IE’82)

Haber

Hozakpur Torunundan Örnek Bir Davranış...

Ekonomi

Neoliberal İktidar ve Özne

Başak Coşkun (BA'97)

Enerji

Nükleerin dünyada ve ülkemizdeki serüveni

Murat Sungur Bursa (MM’78)

Müzik

Erdal Erzincan ve Gezici Bağlama Atölyesi

Yener Aydın (EE'76)

Gezi

Che Guevara’ya Dokunmak

Cem Sarvan (MINE'89)

Edebiyat

Müjde Alganer ile Ziziro Üzerine

Söyleşi: Hasan Reyhanoğlu (EE'99)

Fotoğraf Çalışma Grubu

Panning Tekniği ile Yaratıcı Deneysel Fotoğraflar

Yüksel Altun (PSY'86)

ODTÜMİST'den Haberler

Söyleşi-Gezi-Etkinlik

Mentorluk

Mentorluk Programları

Burstan Haberler

Mezun-Öğrenci Buluşması, Kütüphane Projesi...

Burstan Haberler

Destekçilerimiz

Edebiyat

Müjde Alganer ile Ziziro Üzerine

Söyleşi: Hasan Reyhanoğlu (EE'99)

Edebiyat toplantılarımızdaki konuklarımızdan biri, grubumuz ve derneğimiz üyelerinden Müjde Alganer’di (BA'93). Müjde ile yeni romanı Ziziro üzerine konuştuk.

 

Romanın adı neden ZİZİRO? Bu noktada ağustosböcekleriyle ilgili yanlış bilinen bir noktaya da değiniyorsun. Bunu anlatır mısın? Kitabın adı sonradan mı kondu, başına oturduğunda adını biliyor muydun?
Ziziro Kıbrıslıların iyi bildiği bir isim. Ağustosböceğine verilen ad aslında. Karınca ve ağustosböceği hikâyesi bir tercüme talihsizliği yüzünden yanlış biliniyor. Ağustosböcekleri yaz aylarında topluca ortaya çıkar, çiftleşir, ölürler. Ömürleri kısadır, kışa kadar yaşamazlar. Orijinal hikâyedeki çekirge Türkçeye ağustosböceği olarak çevrilip öyle kalmış. İsmini yazmadan önce tasarlamadım; isim yazma aşamasında aniden bedenlendi. Zira ağustosböceği metaforu ve onların dünya yüzeyine doğanın onlara bahşettiği mucizevi matematik bilgisi dâhilinde çıkışları romanın bütününü sarmalayan bir izlek zaten.

 

Bu kitabı bir zeytin ağacı yazdırdı demişsin arka kapakta. Gerçekten de “evladiyelik” kitaptaki önemli bir karakter. Bu nereden geldi aklına? Zeytin ağacı neleri değiştiriyor? Nasıl bir rolü var?
Zeytin ağacı ağustosböceklerinin sevdiği, toprak altında bulundukları esnada kökünden beslendikleri bir ağaçtır. Romanda evde beslenen bir zeytin ağacı var ve meyve vermiyor. Fakat başka bir özelliği var. Kahramanımıza sanrısal geçişler yaşatıyor. Aslında kitapta her şey bir metafor, keza evladiyelik de.  

 

Kitaptaki önemli bir bölümü Diren’in aile ilişkileri kaplıyor. Müjgân bir anne olmaktan çok, yol gösterici bir dost, bir kanaat önderi,  bir sırdaş gibi fakat bildiğimiz anne şefkatini göstermiyor, bu duyguyu beslemiyor. Ogan ise karakter olarak işlenmemiş, Diren’in kardeşi değil de Müjgân’ın oğlu gibi. Diren de ablalık yapmamış sanki. Ayrıca ortaya çıkmayan bir baba figürü var. Bunu Diren’in kişiliğine nasıl yansıttın? Diren’i Diren yapan şeyde bunların ne kadar payı var?
Sevginin şefkatin farklı bir tezahürü Müjgan. Bilindik gibi olmayan. Bizim özendiğimiz, genel geçer “bilindiğe” meydan okuyan… Annesinin onu ne kadar sevdiğini davranışlarına, sözlerine, evdeki mutluluğa bakarak anlamaya çalışıyor Diren. Tabii zor! Başka anneler ve çocuklar üzerinden gidiyor. Cetveli hep iş başında… Benim derdim şu; bir anne herkesin dilindeki-ezberindeki şefkati vermek-göstermek zorunda mıdır? Bu anne olmanın ön koşulu mudur? Ya da toplumun standartlarında belleğinde olan şefkat mi daha kıymetlidir? Bu anlamda anne olandan beklentileri sorguluyorum. Ogan ise hem varlığından mutluluk duyduğu hem de yaş farkı nedeniyle çok da bir arada olamadığı bir ‘geç’ kardeş. O yüzden birlikte anıları yok gibi, onlar da bu romanın konusu değil zaten.  Ogan sanki annesinin tek başına annelik yapmak üzere doğurduğu çocuğu. Diren’i emziremeyen anne Ogan’ı emziriyor mesela. Ogan aslında anneye ilişkin ipuçları veren bir figür, karakter bile değil. O yüzden yok, bu onun hikâyesi değil. Diren ise Müjgan’ın hazırlıksız yakalandığı, yanlışından bir şekilde dönemediği, annelik-aile olma hatalarına kızını istemeden maruz bıraktığı, ilki. Fakat pişmanlıklarla, kompanse etme gayretiyle de hareket edemiyor. Belki de bunun nedeni evliliğinde yeterince sevgi görmemiş olması. Keza Diren bir yerde annesinin yalnız bırakılmış yabani kalbinden onlara uzattığı sevginin onu tatmin etmediğini söyler ve annesini aslında içten içe anladığını belirtir. Diren, aslında sevgi gösterileri beklerken, Müjgân bunu ya fark edemiyor ya beceremiyor. Yerine başka bir şey koyuyor, kızını güçlendirme çabasını! Bir bakıma Diren’i kendi hatalarıyla kendince fikren ve ruhen beslemeye çalışıyor. Toksine istemeden maruz bıraktığı kızına detoks yapıyor ve ayakları üstünde durmasını istiyor. Bu anlamda kendince zayıflıklarını örtmenin bir yolunu buluyor Müjgân, çabalıyor… Bu da şefkatin ve anneliğin bir veçhesi aslında. Baba figürü geri planda kaldı çünkü Diren’in babasıyla gerçek anlamda bir ilişkisi olmadı. Aynı hayat gibi. Bazen ebeveynler fiziken vardır ama yoktur. Tabii bütün bu bileşenler Diren’i Diren yapan özellikler; empati yapmasını, çocuklara karşı, sorunlu insanlara karşı zaafını besleyen geçmişe ait izler. Pek tabii sıra dışılığını da…

 

Aile neden aile gibi değil? Bu aileyi kurgularken bir rol model aldın mı? Böyle bir anne-kız ilişkisi olabilir mi?
Annem ve kızım romanı okudular. Annem bana beni niye öldürdün diye sordu. Kızım da bana kendini niye öldürdün dedi. Sonra kızım, buradaki kadınlar çok karışmış, nenemi, seni, beni, üçümüzün parçalarını puzzle yapmışsın sen, dedi bana. İki senedir anamı ağlatan, depresif bir ergenlik geçiren, soruların dibine kibrit suyu döken 19 yaşındaki kızım Ela, bunları söyleyen. Bunları sana biraz anlatırsam daha anlamlı olacak öyle hissediyorum. Öte yandan benim annem de Kıbrıslı, belki biliyorsun. Ve sıra dışı bir ailenin, dönemi için oldukça sıra dışı bir örneğiymiş. Babamla tıpkı romandaki gibi yokvaryok bir ilişkisi vardı. Oldukça sancılı geçen senelerin ardından ayrıldılar. Buradaki baba figürü, sanıldığı gibi eşim değil, babam. Annem kitap okuyan, üç dil konuşan çağının çok ilerisinde bir kadın, çocuklarını deli gibi sevmesine rağmen sevgisini “bilinen”, “örnekleri görülen” şekilde belli etmezdi. Fakat her konuda fikri vardı; siyaset, edebiyat, sinema, sağlık… Belki bunlar; böyle aile, böyle anne-kız ilişkisi olur mu, sorusunun arka planına bir iç görü oluşturur. Öte yandan her ne kadar otobiyografik kokular yayılsa da öyle değil, ana planda ciddi bir kurgu var. Niyetim, ailemi anlatmak değildi. Onlarla yola çıkarak hayata değer katanlar kimlerdir, sorusunun etrafında dönüp dolaştım. Bu yüzden birden fazla zirve var. Belki de buradaki ailede, şefkat farklı sunuldu... Müjgan sadece bir önder değil, şefkatsiz de denemez, kendini anlatma, gösterme şekli farklı. Diren onu Eliz’in annesiyle karşılaştırırken şunu diyor mesela: Annem ne yaşarsa yaşasın, her haliyle yanımda ve berimdeydi, beni yalnız bırakmadı… Fakat Diren’in çevresinde, toplumda, ona sunulana –geleneksel tanımlamalara uymayan, cetveliyle yaptığı ölçümlerde içinden çıkamadığı bir şey var. İçinden çıkamadığı şey, koşulsuz kabul! Bu kabul, gençken yapamayacağımız ya da yapmakta zorlanacağımız bir tavır. Bunun bir adım ötesi de annemizi, annemiz olmaktan çok, bir birey olarak görmeyi öğrenebilmek… Müjgan birey olmaya çalışan bir anne. O yüzden yazıyor! Okuyor. Kıbrıslılık da burada bir etken. Evet prototip bir aile değil Diren’in ailesi. Artık aileler ve aile olma kavramları da değişiyor, birçok Diren var içimizde…

 

Bunlara rağmen Diren, Şakir’in annesiyle olan ilişkisine öykünüyor.
Bir önceki sorudan yola çıkarak yanıt vereyim. Bir kadın onda ne varsa onu verir. Bir anneyi niye kendinden vazgeçmesi gereken bir birey olarak görüyoruz, problemlerini aşmış olmasını niye bekliyoruz, niye kişiliğini çocuklarının emrine amade etmesine bu kadar hazırız? Günahıyla sevabıyla, bir kadının içinde ne varsa onu verebileceğini biliyoruz aslında. Gerçekte olan da bu! Bunu bildiğimiz halde niye “kutsallıklara” bu denli yapışık zihnimiz? Niye aile olmayı, şöyle ya da böyle olmaya, anne olabilmeyi şöyle ya da böyle davranmaya bağlıyoruz. Müjgan, “birey” bir anne, saçını süpürge etmeden değer katılabileceğini gösteren. Ha bir şeyler eksik kaldı mı? Kaldı… Kimin kalmadı? Şakir’in de kaldı, hiç doyamadı! Bar işçisi annesini sevmesine engel olmadı açlığı. Fakat belki de kültürün eser miktarda yansıması, hayat ona annesini daha erken yaşta kabul ettirdi! Birey olmayı herkesten önce başaran bir toplum Fransa nihayetinde.

 

Tarikis’in onu aldatmasına neden bu kadar bozuluyor Diren? Biraz malumun ilanı, biraz da bile bile lades değil mi? Arada mı fikrini değiştiriyor?
Aslında hiç bozulmuyor. Bilakis seviniyor. Somut şeyler görmesi cesaretini artırıyor. Zaten kararını vermiş, son noktayı bekliyor… Altın vuruş, ölçülebilir şeyler ister!

 

Eliz’e ablalık yapmak hoşuna giderken, neden yolun yarısında bu ikisini mahşerin ikilisi olarak tanımlamaya başlıyor?
Ablalık değil aslında empatik bir yansıma. Zorda olanlara karşı duyduğu –aslında kendine duyduğu- acıma, onu sömürgen bir düzene hapsetmiş. Bunu fark etse de “güzel laflara, ihtiyaç duyulmaya gereksinim” ona çelme takıyor. Herkes takılabilir… Hatta senelerce.

 

Annesinin (Müjgan’ın) vefatından neden haberi olmuyor daha önceden? Ogan nereden biliyor? Baba neden yok?

Ogan niye annesinin yanında da Diren değil, bu tesadüf mü yoksa anne kızına haber vermemiş mi? Bunu Diren de bilmiyor. Birinci tekil şahısla yazdım, tanrı anlatıcıyla yazsaydım buna kılıf arardım. Ancak bu soruları ve cevaplarını yazarken ve tekrar tekrar okuduğumda gözüme çarpmasına rağmen ucunu gevşek bırakmayı, yoruma açık bırakmayı tercih ettim. Zira insan en sevdiğinden en kötü anlarını gizler ve bu anlaşılır diye düşündüm... Uzun uzun yazma sevdasında olsaydım iki katına çıkardı kitap. Diyalogları bile eksiltmeci bir tavırla yazdım. Amacım minimal içinde kalarak duyguyu vermekti. Boşlukları doldurma gayretim olmadı.

 

Şunu da belirtmeliyim, burada Müjgân’ın çocuklarını ayırdığı düşünülebilir, temelde öyle olmasa da. Yine de Müjgan’ın, zayıflığını, sıkıntısını, hastalığının eziyetini Diren’den gizleme isteği var. Onu iyi tanıyor ve ne kadar gerçekleri öğretmeye çalışsa da yüzleşmekten kaçan bir tavrı var annenin, bir bakıma onu özgür bırakma isteği var aklının gerisinde. Ogan anneye daha muhtaç, Diren’le aralarında 12 yaş var,  Müjgân onu yanından ayırmıyor.

 

Diren’in hayran olduğu bir adam var, Jan. Fakat ölümünün ardından yas tutmuyor adeta, ya da bu konuya değinmiyor? Ne dersin?
Jan Diren’in hayata dair en umutlandığı noktaydı, ne baba ne sevgili olabilmiş ama hayat adına çok şey ifade etmiş bir figür. Aslında bu arada kalmışlığı özellikle istedim. Çünkü sevgili olabilseydi bu kadar değerli olur muydu? Aslında o kadar kazanmamaya, kaybetmeye ve kaybedilmeye razı bir tavrı var ki Diren’in, Jan ölünce varlığını bile hak etmediğine varacak kadar bir “kabuk” oluşturuyor kendi deyimiyle. Duygularını kendine bile itiraf edememe kabuğu. Fakat bunu dile getirdiği yerler var. Yanlış seçimlerini, aykırılığa devam etmesini bile Jan’ın ölümüne bağlıyor. Bu konuda canı istedikçe konuşuyor. Romanda Jan’ın ölümünün arkasından tuttuğu yasa ait paragraf ya da sayfalar yok, haklısın. Acısına direnen bir Diren var. Diren, anlatmak istediğini anlatmakla yetiniyor, okuru memnun etmeden.

 

Diren’in direngenliği nereden geliyor?
Diren’e aslında yeterince direngen denemez, kırılgan hatta. Yaşayarak, hata yaparak öğreniyor. Direndiği şey kendi olma çabası, özgün kalma, içinden geldiği gibi var olma savaşı.

 

Bir de matematik izleği var ve Diren hayatı anlatırken matematikle tanımlamayı seviyor, bazı benzetmeler ilginç gerçekten…
Diren matematik öğretmeni ve hayatı anlatırken böyle bir mesleki deformasyonu var. Benim kendi kendime yarattığım bir meydan okumaydı bu. Tabii ağustosböceklerinin var oluş öyküsünde yani doğada var olan mucize matematiği öğrenmenin de etkisi oldu bunda. Bu meydan okumayı karşıma aldım ve ben matematiği kahramanın ağzından hayatla nasıl bağdaştırabilirimin peşine düştüm.

 

Son olarak romandan bize geçmesini beklediğin bir duygu ya da düşünceyi bir cümleyle söyleyebilir misin diye sorsam?
“Çorak topraklar en çok hasat alınandır,” desem nasıl olur?