Sunuş

Dijital Baraka ile Merhaba

Uğur AYKEN (ME '76) Yayın Kurulu Üyesi

ODTÜ'den Haberler

ODTÜ Teknokent Bilişim İnovasyon Merkezi Açılışı

OHAL Koşulları Altında Gerçekleştirildi

Ekonomi

2019’a Girerken Krizin Seyri

Mustafa SÖNMEZ (BA ’78)

Maraton

40. İstanbul Maratonu

Maraton Çalışma Grubu

Maraton

40. İstanbul Maratonu

Maratonculardan Mesajlar

Maraton

40. İstanbul Maratonu

Maraton Kardeşlerimizden Mesajlar

Güncel

Akademisyen Yargılamaları

Haldun Gülalp (Econ '72) Savunması

Siyaset

68'den bu yana

Yaşar Morpınar (ChE '78)

Siyaset

’68 den ’78 e ODTÜ 

Tayfur Cinemre (ME ’78)

Kent

Sayfiye Adaları ve Faytonlar

Halim Bulutoğlu (Math '79)

Gezi

Şu anda ve St. Petersburg’da!

Esin Saraçoğlu (Soc '07)

Fotoğraf Çalışma Grubu

Ayın Fotoğrafı Yarışması-Kasım

Derleyen:Alper BAYSAL

Edebiyat

Sahra 1911

Ayşe ÖVÜR

Edebiyat

Av - Yön Bulucu

Yurdagül Şahin (CHE '88)

Burstan Haberler

Yeni Bursiyer Görüşmeleri

Mentorluk Tanışma Kahvaltısı

Burstan Haberler

Unutulmaz İnşaat Hocalarına Bir Vefa Örneği

Zekai Akbay Burs Fonu

Burstan Haberler

KÖPRÜden Haberler

Projeler-Koordinatörler

Burstan Haberler

Destekçilerimiz

Burs Havuzu Çalışma Grubu

ODTÜMİST'den Haberler

Söyleşi-Gezi-Etkinlik

Siyaset

68'den bu yana

Yaşar Morpınar (ChE '78)

68 kuşağının 50.yılı olması nedeniyle, o yıl ODTÜ'ye girip, başlamış olan 'devrimci durum yükselişi'ne ucundan kıyısından karışan biri olarak, gerek bende mahfuz anılarımı, gerekse başta süreci en koyu bir şekilde yaşayan dostlarımdan ( izin aldıklarımı isimlerini zikrederek) işittiğim ve dahi çeşitli basılı kaynaklardan derlediğim, zaten her biri öyle olan, kuşağın yürekli, insancıl, romantik, sevecen, esprili kişilerinin oluşturduğu anı, anektod ve olaylarını aşağıda sunuyorum.

Sürece damga vurup aramızda olmayanlarla,  halen birlikteliğimizi sürdürdüğümüz ya da bir şekilde haberlerini aldığımız bu güzel insanların mücadele ruhları, mangal gibi yürekleri ve anıları önünde saygı ile eğiliyorum.

İsmet İnönü'nün elini öpmek isteyen çocuk kimdi?

Yıl 1957.

Yer Sivas.

İnönü seçim gezisindedir.

Dönem Demokrat Parti dönemidir.

Güvenli kalacak bir otel bulunamaz.

CHP İl Başkanı Şevket Çubukçu'nun evinde kalmaya karar verilir.

Eve yerleşilir.

Polisler kapıdan içeri kuş uçurtmamaktadır.

Şevket beyin oğlu Aydın Çubukçu da okuldan dönmesine rağmen polis kordonunu yarıp içeri, yani kendi evine girememektedir.

Sonunda tanıyanlar vasıtasıyla içeri alınır.

Aydın merdivenleri çıkıp kapının önüne geldiğinde, sınıfından bir arkadaşı onu beklemektedir..Çocuk, İsmet Paşa'yı yakından görmek ve elini öpmek istemektedir..O kadar polisi nasıl atlatmıştır, eve nasıl girmiştir, bilinmez.

Içeri girerler, çocuk Paşa'nın elini öper, Paşa da çocuğun başını okşar.

Yıllar sonra İsmet Paşa, o çocuk için büyük çaba harcayacak, bir zamanlar yine büyük çabasına karşın ipten kurtaramadığı bir üçlüye karşılık, 'kelleleri' istenen bir başka üçlünün içinde bulunan o çocuğun yaşamını ne yazık ki kurtaramayacaktır.

O çocuk Deniz Gezmiş'tir......

 

Yıl 68

Vietnam'da CIA adına pasifikasyon hareketlerine karışan Robert Komer, Ankara'ya ABD elçisi olarak atanır.

Komer'ın Türkiye'ye gelişi esnasında, İstanbul'da Deniz Gezmiş'in önderliğinde başlayan, tüm öğrenci örgütlerinin katıldığı protesto eylemleri, Ankara'da devam eder..Komer'in 28 Kasım1968 tarihinde Esenboğa Havaalanına gelişi, ODTÜ ve Ankara Üniversitlerinden bin 500 civarında öğrencinin, otobüslerle havaalanına toplu halde giderek, uçağı alana indirmemek üzere pistte bir oturma eylemini gerçekleştirmesine neden olur..Bu eyleme, 2.yurt 302'deki oda arkadaşlarımdan Osman, Gökay, Haluk ile birlikte bendenizin de iştirak etmişliği söz konusu idi.. Komer, pistin ucundan gizlice alınarak, bir otomobille şehre götürülür.

Aynı Komer, 6 Ocak 1969 Pazartesi 06 CA 001 plakalı Cadillac marka siyah renkli makam aracıyla ODTÜ' ye, Rektör Kemal Kurdaş'ı ziyarete gelir.

Bunu farkeden öğrenciler başta Sinan Cemgil, Hüseyin İnan, Yusuf Aslan, Ulaş Bardakçı, Taylan Özgür, Sait Big, Mete Ertekin, Irfan Uçar, Tuncay Çelen, Halil Çelimli, İbrahim Seven, Ahmet Sönmez, Cemal Selmanpakoğlu, Ahmet Börüban olmak üzere rektörlüğün önüne akın eder.

Bizler, hazırlık okulu öğrencisi olup, derslere devam ederken, aslında CIA adına görevli oldukları söylenen, ülkeye yayılmış 5000 civarında adları "barış gönüllüsü" olarak zikredilen Amerikalı, İngiliz hocaların, bizlerin dersi kesip, rektörlük önüne gitmemize izin vermeyerek, bizleri derslere devama zorlarken, dışardan gelip, rektörlüğün önüne gidiyoruz diyen devrimci abilerimizin, o yılki barakalardan oluşan sınıflarımızı dışardan hep birlikte sallayıp yapay zelzele yaratmalarını takiben, sanırım başta da bizim Miss Allbright olmak üzere korkudan titreyen hocaların, bizleri zorunlu olarak azâd etmeleri sonucunda, soluğu rektörlüğün önünde Komer'in arabasının yanında aldık.

Biz gelmeden, okuldan ayrılmamakta direnen Komer'in ağır mı ağır, gösterişli otomobilini malûm abiler, zar zor devirmiş, benzin kapağını açıp, ateşe vermişlerdi.

Biz neredeyse sonuna yetiştik. Araç tamamen sönmüş hale geldiğinde de, ileriki zamanlarda polis olduğu iddia edilen, okulun fotoğrafçısı, foto Coşkun'a, Osman Arkış ile birer parça koparıyormuş gibi pozlar vermiştik.

Elçi de Rektörlük binasından arabanın yanışını izliyordu.

Otomobili yakan öğrenciler, olayı izleyen gazetecilere, hareketlerinin nedenini, "Vietnam'da pasifikasyon hareketini idare eden kişi, devrimci öğrencilerin bulunduğu bir üniversiteye elini kolunu sallaya sallaya giremez" şeklinde açıklıyorlardı.

Halil Çelimli, elindeki megafonla, yanan otomobili seyredenlere, "Halk savaşının ilk meşalesi burada yakıldı" diye sesleniyordu.

Komer'in arabasının yakılma olayı, ajans ve radyolar aracılığıyla, başta Türkiye olmak üzere bütün dünyada yankılanıyordu.

Bizler, sönmüş araba önünde numaradan parça koparır gibi pozlar vererek fotoğraf çektirirken, en hakiki parçayı, yani arabanın armasını Ahmet Sönmez alıyor, o gün bu gündür de ofisinde saklamaya devam ediyordu.

 

Deniz'li anılar..

Deli dolu bir adamdı. Çocuksu bir yanı vardı. Deli fişekti. Marşsız, türküsüz, şiirsiz hayatı yoktu. Herhangi bir şiiri, türküyü vaya devrimci bir marşı anında kapar, öğrenirdi. Üniversitede yaşanan ilişkilerle gırgır geçerdi. Örneğin, Dev- Genç Marşı'nı değiştirip, şöyle söylerdi:

"Hey Dev- Genç' li hey Dev- Genç' li

Forum vakti yaklaştı

Al kızını tak koluna

Haydi koş gel foruma.."

ODTÜ yurtları önünde, benim de bizzat şahit olduğum Kızlararası Kros Yarışması başlamak üzeredir. Atletizm takım kaptanı Olcayto, elinde kurusıkı'sı ile yarışı başlatmaya niyetlenir. Ancak ondan kısa bir an önce, Deniz'in 14'lüsü devreye girer ve yarış o silahın sesiyle ' gayrinizami' bir şekilde başlar. Tabii ki tekrarı gerekir start'ın. Olcayto, ikinci teşebbüsünde de muvaffak olamaz. Deniz yine erken davranmış, kızlar ok gibi yerlerinden fırlamış, yine düdükler çalınarak grup durdurulmuş, kronometre yenidan kurulmuş, araya hatırlı abiler girince, Deniz'e bu yarışın strat'ından sorumlu olmadığı hatırlatılmış, yarış 'legal' bir silahla Atletizm Kaptanı tarafından 3.denemde başlatılmıştır.....

 

Esprili biri idi..

ODTÜ Yurtları'nda, tam da 2.yurttaki 302 no.lu odamızın altındaki balkonlu 202 no.lu odada kaldıklarındaki süreci yakından yaşayan, kız yurdundan Türkân Sabuncu'nun anlatımıyla;

Yusuf ve Sinan'la hayali tiyatro yapar, Deniz damat adayı, Yusuf gelin adayı, Sinan da kayınpeder olurdu..Deniz, kız istemeye gelir, Sinan, ona ne iş yaptığını sorar, o da "kömürcü Rıfkı" olduğunu söylerdi.. Kendisiyle bile kolayca dalga geçebilen koca yürekli bir adamdı Deniz...

Deniz, Cihan Alptekin ve bazı  arkadaşlarıyla içmeye gittiğinde, ilk kadehini Marks'a, 2.kadehini Engels'e, 3.kadehini Lenin'e, 4.kadehini Mao'ya kaldırırdı..


Denizler dağa çıkma hazırlığına başlamışlardır.

Gece yürüyüşlerine çıkarlar, barınma uygulamaları yaparlar.

Dağ kadrosundan, THKO'nun önde gelen devrimcilerinden Tuncer Sümer Abimin, "Erikler Çiçek Açınca" isimli kitabında anlattığı gibi, Deniz, Yusuf, Kadir ve Tuncer Abi, 70 yılının soğuk bir aralık gecesi, ODTÜ arazisinde olan Yalıncak Köyü yakınlarından Kepekli Boğazına doğru, eğitim amaçlı yürüyüşlerinden birine çıkarlar. Bir süre sonra yine ODTÜ'ye ait Eymir Gölü kıyısına varırlar. Orada iki tesis vardır. Biri küçük bir kulübe ve tahta bir iskeleden oluşan Çobanoğlu, diğeri de su sporları malzemelerinin konulduğu kayıkhane. Çobanoğlu'daki kulübenin pencerelerinden biri itince açılır. Oradan içeri dalarlar. İki yatak vardır. Nöbetleşe uyurlar.Yusuf'la Kadir yatar. Deniz'le Tuncer çalı çırpı toplayıp, gelip şömineyi yakar. Oturacak yer yoktur. Deniz ayakta sürekli şiir okurken, sağı solu karıştırmayı da ihmal etmez.

Bir ara eli dolaba gider.

Elinde bir çekmeceyle şöminenin başına gelir. Çekmecede, bir yığın çiçek goncasına benzeyen kuru şeyler ve ilaç tüpleri vardır.

Üzerlerini okuyunca bunların morfin tüpleri olduğunu anlarlar. Goncalar da esrar gibi bir şeydir.

Deniz gırgır bir adam olduğundan, hemen Yusuf'u uyandırır. Yusuf'a, " Josef, kalk oğlum zengin olduk, para derdimiz bitti, devrimi yapacak parayı bulduk" der. O sırada uyanan Kadir konuşulanları duyar.

Kadir safça bir çocuktur. Deniz'e inanır. " Saçmalama oğlum, bize yakışır mı, böyle şey olur mu ya?" der.

Deniz tüm ciddiyetiyle kumpasa gelen Kadir'i ısrarıyla işletmeye devam eder. Kadir çılgına döner.

Uyuşturucu satıcılarının zulaladıkları morfinleri tek tek şömine ateşine atıp patlatarak eğlenirler..

Tabii ki buna en çok sevinen, Deniz'in esprisini ciddiye alan Kadir'dir. Her morfin tüpünün patlayışında büyük bir heyecanla tempo tutarak bağırır, " Hep-si yan-sın, hep-si yan-sın"......

 

Sansaryan Han-Mavi Don

ODTÜ'lü THKO devrimcilerden Hemşerim Ahmet, Istanbul'da, Selamiçeşme Akbank Şubesi'nin soygunu nedeniyle, Cihan Alptekin ve Tayfur Cinemre ile birlikte Sansaryan Han'da 1.Şube tarafından sorgulanmaktadır.

Ankara'dan bu sorgu için özel olarak getirilen Hemşerim'in, tebdil kıyafet olarak giydiği köylü giysileriyle yakalandığında polislerin dikkatini bir şey çeker. Ahmet'in şalvarının altındaki mavi şortun aynısından, o sorguda bulunan İstanbul'daki Tayfur'da, kırmızısından da Cihan'da vardır. Polisler iyice işkillenir. "Bu donlar, THKO'nun tek tip üniformasının bir parçası mıdır nedir?" diye sorarlar Hemşerim'e. O da, " Ben bilmem, dağda ( Nurhak) verdiler o donu, giydim" der.

Aynı soru Tayfur ve Cihan'a da yöneltilir, " Nedir bu tek tip don böyle? Kırmızı ve mavi arasındaki fark nedir" diye.

Oysa bu mavi ve kırmızı renkli sporcu şortları, ODTÜ spor salonundaki malzeme deposundan alınıp devrim adına el konularak, dağa çıkılmadan önce kamulaştırılmış ve eylemcilere örgüt tarafından rasgele dağıtılmıştır.

Polisler inanmaz.

Ayni tip don hem Nurhak dağında, hem de İstanbul'un göbeğinde ortaya çıkacak, siz de bunu bize ODTÜ Spor Kulübü'nun şortları diye yutturacaksınız, yemezler" der.

Isterseniz ODTÜ'ye sorun deseler de sorgucu polisler kararı vermiştir:

" Kırmızı donlar THKO'nun subayları, mavi donlar da askerleri için olsa gerek."

Aralarında konuşmaya devam ederler,

" Bunlar gizli ordu kardeşim, omuzlarına apolet takacak değiller ya".......

 

Osman Arkış

68 yılında ODTÜ'yü kazanıp, okula kayda gittiğimizde, o zaman  yapımı yeni başlamış olan M.S.B.na ait Tandoğan yurdu yerine, bir asker çocuğu olarak, bu hakka sahip ODTÜ'yü kazanan diğer asker çocukları ile birlikte 2.yurt 302 no.lu odaya yerleştirildik.

12 kişilik odada, hemen altımdaki ranzaya ve yanımdaki çalışma masasına, Haydarpaşa Lisesi'nden 3 yıllık sınıf ve sıra arkadaşım, ODTÜ'ye gelmeye birlikte karar verdiğimiz Osman Arkış konuşlandı.

Asker çocuğu olmamız nedeniyle, istisnasiz hepimizin, babalarımızdan kalma eski/yeni parka ve postalları vardı.

Benim parkam, babamın 1952'de Kore'de savaşta giydiği, kapüşonlu, kapüşon kenarları ve yakası kürklü, içi çift kat miflonlu, etek kısımları bacak aralarından düğmelenen efsane bir parka idi.

Postallar da yine Kore savaşından kalan, gıpgıcır kahverengi Roosevelt'ler idi.

Hazırlık okulu, yurt ve 'şehir'deki tüm zamanımız Osman ile birlikte idi..

Ancak Osman Arkış, bir süre sonra, hepimizden fazla politize olarak,  2.yurttaki odamızın hemen alt katındaki balkonlu 202 no.lu odaya konuşlanan

Deniz'lere katıldı..

Deniz'lerin bir eylem planları olduğu hemen herkes tarafından tahmin ediliyirdu. Ama ne zaman ve ne idi? Yıllarımızı birlikte geçtiği Osman'la arada bir kantinde buluşur, ya da bir üst kata, eski odası 302'ye uğradığında ağırlıklı siyasi sohbet eder, planlarının ne olduğuna dair, onca 'kanka'lığımıza rağmen, büyük merakımıza karşı 'ser verir sır vermez ' biri gibi dururdu..

Osman bir keresinde, benim o şahane parkamın, Deniz tarafından istendiğini, bunun mühim bir konu olduğunu, önümüzdeki mücadele süreci için bu ve bu tür malzemelere ciddi derecede ihtiyaç duyulduğunu, bir sempatizan olarak parkamı mutlaka vermem gerektiğini söyledi.

Buruşuk, üzgün, yarı kızgın bir yüz ifadesini acilen takınarak, o parkanın babamın hatırası olduğunu, savaşta üzerinde o parka olduğunu, benim için çok özel bir değeri olduğunu, bir anı ve bir hediye olduğunu, bu söylediklerimin tümünün kendisi tarafından da biliniyor olduğunu, araya daha bir dolu duygusal söylemler katarak, yani bir anlamda malı kıymetli küçük burjuva özel mülkiyetçiliğimin en keskin laflarını Osman'a sokuşturarak, bana göre o an'ın en 'anlamsız' en 'can alıcı' talebini büyük bir ustalıkla püskürttüm.

Düşünüyorum da, Deniz'in üzerinde yakalandığındaki o parka, benim binbir hasislikle ve laf cambazlığımla vermediğim  parkamın, Samanpazarı'ndan temin edilmiş 'ufak çaplı' bir benzeri idi.

Pişman mıyım?

Tabii ki çooookkk....

Osman'ın hayli kızıp, kırılarak alamadığı parkamı, ne olur ne olmaz deyip, 'onlara' kaptırmamak için şehirde ailesiyle kalan yine bir asker çocuğu arkadaşım DTCF'li Utku'nun evine götürüp bıraktım..

Aradan çok da uzun zaman geçmeden Osman bir gün bana, sabaha karşı bizim odaya geleceğini, uyuyorsam uyandıracağını, ona yardımcı olmam konusunda, biraz da parka hadisesinin muvaffakiyetsizliğinin verdiği gerginlikle, sekter bir tavırla bir 'rica'sı olacağını söyledi.

'Rica'sını uyanık olarak onu beklediğim sabaha karşı bir saatte sessizce geldiği asker çocukları ile kaldığım odada deklare etti.

O anda postallarını çıkarıp horul horul uyuyan oda arkadaşlarımın postalları toplanıp, en kestirme yolla, bir alt kattaki oda balkonuna denk getirecek şekilde bizim odanın penceresinden aşağıya fırlatılacaktı..

Rica bu idi..

Bu çok ani talep, benim aynı parkada olduğu gibi, o cânım Roosevelt postallarımı, bu 'devrim adına el koyma' operasyonundan kurtarma girişiminde bulunma fırsatıma mani oldu..

Önceden bilsem, canım Roosevelt'imi de şehire kaçırır, normal insan ayakkabısı ile bakiye yaşamımı sürdürürdüm..

Osman ayıp etti..

Kollamadı beni..

Ve ilk benim postallar aşağıya, balkona uçtu..

Sonra da odada boşta duran cümle postallar..

Dağa çıkan THKO'lu arkadaşların ayağında muhtemelen, bir üst odada ertesi gün uyanıp, bila-postal kalarak bir iki gün tokyo terlikle ortalarda dolaşan, Ahmet, Ömer, Yaşar, Haluk, Gökten, Ahmet Ç.,Gökay, Zafer, Nejat gibi  'postalzede yoldaşları'n pabuçları vardı.....


Not 1: Uzun bir süre sonra Utku'dan parkamı almaya gittiğimde, o güzelim parkacığımın, gerekli bir devrimci arkadaşa verilmek üzere Tunceli'ye gittiğini öğrendim, maalesef.Kore'de emperyalist güçlerce babama verilen bir parkanın hikayesi, Tunceli dağlarında emperyalistlere karşı duran bir gerillanın üstünde son bulmuş.....

Not 2: Kore madalyaları, 1964 yılında babam tarafından savaşın içeriğini protesto mahiyetinde B.M.Gn.Sekreteri U'Thant'a, bir mektup eşiliğinde iade edildi..
Not 3: Osman Arkış da THKO  mensubu olarak dağa çıktı.

Başta Tuncer Sümer'in kitaplarında olmak üzere döneme ilişkin yazılan her kitapta, Osman'ın dağda ve 
'içerde' nasıl tutarlı, inançlı ve 'sağlam' bir devrimci olduğu anlatıldı.

71'de Maraş Elbistan'da yakalandı..İdamla yargılandı.74 affı ile hapisten çıktı..Çıktığında doğru benim Aşağı Ayrancı'daki 'bekar evi'me geldi..1 ay kadar bende kaldı..Sonra gitti..O sıralar, THKO hareketini yeniden toparlamak üzere çıkan Halkın Kurtuluşu Gazetesi Sorumlu Yazı İşleri Müdürü olduğunu gazetede gördüm. Orada çıkan yazılardan dolayı gıyabında 1100 yıl hapis cezası istemiyle  yargılandı. Almanya'ya kaçtı.

Çocukluk ve ergenliğimizin birlikte geçtiği kadim dostumdan 44 yıl hiç haber alamadım. 5 ay önce, kız kardeşleri vasıtasıyla biraz da tesadüfi bir telefon konuşması ile Almanya'dan sesini duydum.

Ne konuştum, ne dedim, o ne dedi, hiç birini hatırlamıyorum. Telefonları birbirine temas ettirerek bu sesli buluşmayı sağlayan ve doğal olarak konuşmamızı dinleyen kız kardeşlerine ilaveten, Osman'ın ve benim ağlama seslerimizi duymamın dışında...